Ağustos 3rd, 2007 by sengin
keşke öyle olsa…
ancak;
külliyen yalan olan, yıllar yılı bize tekrar tekrar yutturulan çakma kavramdır gerçekte. devlet vatanı ile de milleti ile de bölünmezliğini iddia ediyor ancak tek yaptığı bütünü homojen hale getirmeye çalışmak. oysa bütün olmanın tek karşılığı tek tip olmak değildir, bir bütün pekala çok sesli ve çok renkli de olabilir. fakat bunu bizim devlet politikamızın algılaması imkansız sanki, illaki tek tip olacaz: ırkçı, sünni. yok efendim herkes saf türk ve sünni olmak zorunda değil. olamaz da zaten, musta kemal’in kemikleri sızlar bugünki devlet politikasını görse.
madem bölünmez bütünlük diyoruz neden floryada doğan bebekle hakkari’de doğan bebek bölünmez bütün olamıyor? neden birisi her türlü olanağa sahipken öbürü eğer biraz şanslıysa çoban olabiliyor. neden? nerede kaldı bölünmez bütünlük? bölünmez bütünlük ne yazık ki ırkda ve sünnülikte kaldı ve diğerlerini yok etmede.
modern olma iddiasında isek saygı göstereceğiz farklılıklara, bu bize karşılıklı saygıyı getirecek, karşılıklı saygı da refahı. amaç eğer müreffeh bir toplum yaratmak ise devletin politikasının kökten değişmesi gerekiyor, yoksa birileri müreffeh değilken kimse tam müreffeh olamıyor. eğer bölünmez bütünlükse bu vatanın ve milletin her anlamda bölünmemesi demek olmalı: eğitimde de, sağlıkta da, kimliğini açıklama özgürlüğünde de, yurttaş olmada da. Atatürk’ün yaptığı “vatandaş olan herkes türktür” tanımı da tam budur.
Posted in devlet, halk, millet | No Comments »
Mayıs 4th, 2007 by sengin
siyasi bakımdan örgütlenmiş bir topluluk olduğu kadar, belli bir nüfusa ve toprak parçası üzerinde kontrol iradesine sahip siyasal kurum anlamına gelen devlet, yurttaşların bireysel ve ortaklaşa haklarını korunması ihtiyacından doğmuştur. tarihsel süreç içerisinde bu sözleşme birden olmamıştır ve sınıflar arasında bir uzlaşmayla olmuştur; ama bu uzlaşma hiç bir zaman tam sağlanamıdığından, bu günde devletler hala nihai şekil ve amaçlarına ulaşamamışlardır.devletin ilk oluşumunda yani devlet öncesi ilkel kominal toplumlar zamanında üreten, tarımcı, yerleşik kabilelerde tüketen, savaşçı, göçebe kabileler zamanında sözleşme oluşmaya başladı. göçebe kabileler, yerleşik kabileler üzerine yaptıkları akınlardan elde ettikleriyle, yerleşik kabileler ise tarımsal üretimden elde ettikleriyle geçiniyorlardı. tarihsel süreç içerisinde göçebe kabilelerin yaptığı akınlar yüzünden yerleşik kabilelerin sayısı, nüfusu ve dolayısıyla üretimleri azaldı. böylece eskiden yağmaladıkları köyleri yok eden ve insanları öldüren savaşçı kabileler sadece yağma ile yetinmeye başladılar. bu yağma zamanla periyodik bir hale dönüşüp bugünkü verginin ilk örneğini oluşturdu. yani tarımcı kabile savaşçı kabileye kendine saldırmaması için haraç ödemeye başladı. tarımcı kabilenin bu fonksiyonuna devam edebilmesi için yaşaması ve tarıma devam etmesine yetecek kadar ürün gerekiyordu. ama bir tarımcı kabileye birden çok göçebe kabile dadanınca yine tarımcı kabilelerin üretimi azaldı bu yüzden sistem devrilmeye devam etti. bu süreçte savaşçı kabileler ile tarımcı kabileler arasında anlaşmalar yapılmaya başlandı. savaşçı kabileler anlaştıkları tarımcı kabileleri korumaya başladılar. bu şekilde zamanla köylere yerleştiler. köyde konaklamaları nedeniyle yağmacı kabileler de yerleşik hale geldi. yerleşik hale gelen savaşçı kabileler süreç içinde askeri sınıfı oluşturmaya başladı. şiddet uygulama yetkisini kendi tekelinde toplayan savaşçı kabileler köyün yönetimini de o güne kadar köyü yöneten rahiplerden baskı yolu ile aldılar ve iktidarı için gerekli olan kurumları zamanla oluşturdular. böylece ilk devletler doğdu. bunlar askeri diktadörlüklerdi.”
şeklinde bir tanım yapmıştım 2 sene önce ama bu fikir artı değer teorine ve üretimi çok olanın kazanacağı gerçeğine aykırı idi. bir yerlerde bu tip bir yazı gören okumasın saçmalıktır diyip geçsin. ben doğrusunu yakında yazarım
Posted in devlet, idare, iktidar, otorite, siyaset, teori, yaset, yönetim | No Comments »